5 Nisan 2018 Perşembe

TEDAVİ NASIL OLABİLİR?



1965 -66 yıllar; anneannemlerin kaldığı kasabaya ziyaretlerimiz olurdu. Yaz tatilleri, ara tatiller gibi zamanlarda oraya giderdik.  Hatta babamın Ankara’ya tayini çıkığında, ilkokul birinci sınıfa da bu kasabada başlamıştım. Oradaki anılarımdan:

Sık sık şişen bademciklerimle yükselen ateşim, eve gelen doktorun muayenesi ve hastalık ilerlemesin diye hızla etkili olacak penisilinli iğne.

Ardından eve gelen kasabanın en uzun hanımlarından olduğu için Leylek lakabı takılmış iğneci Ayşe hanım. “Leylek Ayşe geliyor” dendi mi mahallenin çocuklarını bir telaş, oyunla karışık bir korku alırdı; beni de…  Bir taraftan iğneci Leylek Ayşe’nin yüzündeki ciddiyeti inceler, lakabına uyan işaretler bulmak için merakla izlerdim. O zamanlar aynı iğne bir çok kişide kullanıldığı için önce suda kaynatılarak dezenfekte edilir, sonra soğuması beklenir, o sırada sohbet edilir, sonra da kalçadan yapılan o penisilinli yakıcı iğnenin acısı tüm keyfimi kaçırırdı; annem, teyzem, anneannem beni sıkı sıkı tutarlar, Leylek Ayşe derin nefes almamı, kasılmamamı söyleyerek işini ustalıkla yapsa da canımın yanması kaçınılmazdı.

Bir başka hastalık sırasında, yine aynı penisilinli tedavi için Leylek Ayşe evimize gelecekti. Kapı çalınır çalınmaz, şiş bademciğime rağmen kaybetmediğim oyunculuğum ve enerjimle, doğru evin bahçesindeki dut ağacının üzerine hızla öyle bir tırmandım ki ben bile şaşırdım.  Beni ağaçtan hiç kimse indiremeyecekti. Bademciklerimin ağrısı iğnenin acısından daha hafifti.  Annemler dakikalarca dil döktüler. Hayır, beni ikna edemeyeceklerdi. ‘Hadi çıkın da indirin’ diyerek eğleniyordum da. Dakikalar sonra, “Leylek Ayşe gitti” dediklerinde, aşağı indim. Ve yine pusuda bekleyen iğne hedefe her zamanki gibi ulaştı.

Derin belleğime yerleşmiş bu çocukluk anılarıma şimdi başka türlü baktığımda, eve gelen sağlık hizmeti aslında ne kadar değerliydi. O zamanlar biraz oyun, biraz korku dolu dakikalar yaşatan bu anıların içinde, doktor ve hemşire aynı zamanda birlikte çay içtiğimiz, ailemizin tüm bireylerini tanıyan dostlarımızdı da.  Bu arada, ağaca çıktığım için de hiç kimse bana kızmamıştı.

Oliver Sacks’ın “Mars’ta bir Antroplog - 1994” kitabında da sağlıkçının, doktorun mesleğinin yaşam alanından bahseder.

Oliver Sacks: “… Babam doksan yaşında emekliye ayrılma muhasebesi yaparken ona ‘Hiç olmazsa ev ziyaretlerini bırak’ dedik. Şöyle cevap verdi, ‘Hayır ev ziyaretlerine devam edeceğim – onun dışındaki her şeyi bırakacağım.’

Özellikle derin değişime uğrayan kişiliklerin ve dünyaların keşfedilmesi muayenehanede veya tedavi odasında yapılacak bir şey değil. Fransız nörolog François Lhermitte bu konuda özellikle duyarlıdır. Hastalarını klinikte gözlemlemek yerine, onları evlerinde ziyaret eder, lokantaya ve tiyatroya götürür, birlikte dolaşmaya çıkar, mümkün olduğunca yaşamlarını paylaşmaya çalışır.”

Bu deneyimlerden etkilenen Oliver Sacks da hastalarını gerçek dünyalarında keşfetmeye çıkar. Kendini “nadir yaşam biçimlerini inceleyen bir doğa bilimci, biraz saha araştırması yapan bir antropolog, ya da nöro-antropolog, ama en çok ev ziyaretlerine giden, insan deneyiminin en uzak köşelerinde ev ziyaretleri yapan bir hekim” gibi hisseder.

İşte Oliver Sacks, yazdığı sinirsel şans etkeniyle oluşan başkalaşım öykülerini böyle derin incelemelerle oluşturmuştur.

2000 yılı sonrası ülkemizde de bir psikolog, depresyondaki genci evine gelerek yatağından çıkarır, birlikte adalarda gezerler, yemek yerler. O günden sonra tedavi süreci çok daha iyi gider. Gencin üniversiteyi bitirmesine daha iyi destek olur (Uçlarda Gezintiler, Pan Yayın).  

Oliver Sacks, “Hastanın dünya ile; diğer insanlarla / diğer bir insanla adamakıllı bir ilişki tesis edilmesi”nin önemine değinir. “Çünkü dünyadaki varlığımızı makul bir şekilde sürdürmemiz insan ilişkileri ile makul hale gelir. Dünyanın varlığını tümüyle hissetmek, insan olarak bir diğer bireyin varlığını tümüyle hissetmeye bağlıdır; insanların varlığı bizlere gerçekliği bahşeder; insansız kalmanın gerçek dışılığı ise bu gerçekliği bizden alır götürür; gerçekliğe, güvene ve güvencede olmaya dair hislerimiz, ciddi boyutta insan ilişkisine dayalıdır. Tek bir iyi ilişki, içine düştüğümüz sorun denizinde bize uzatılan bir can simidi, bir kutup yıldızı / bir pusula gibidir. İnsanlarla yakınlaşma iyileştiricidir.


Derleyen:
A.Şükran Demiralp, 5 Nisan 2018



Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme